Bel Fıtığında Ozon – Yeni Bir Tedavi Yöntemi

Lomber disk hernisi (bel fıtığı) olan birçok insan için invazif cerrahi nadiren bir tedavi seçeneği olur, yine de fıtığa sıklıkla eşlik eden şiddetli ağrıyı azaltmaz. Ancak, artık bu konuda ümit verici gelişmeler var.

OZONLA AMELİYATSIZ BEL FITIĞI TEDAVİSİ

Bazı araştırmacılar cerrahi kadar etkili olabilecek ve komplikasyonları olmayan cerrahi-dışı bir seçenek üzerinde çalışıyorlar – oksijen-ozon enjeksiyonları.


OZON-OKSİJEN KARIŞIMININ BEL FITIĞINDA DİSK İÇİNE İNJEKSİYONUNUN 5 YILLIK SONUÇLARI

Intradiscal Injection of O2-O3 to Treat Lumbar Disc Herniations
Results at Five Years

A. ALEXANDRE, J. BURIC, R. PARADISO, H. SALGADO*, M. MURGA*, L. CORÒ,
A. ALBARREAL*, S. SCOPETTA, H. GIOCOLI**, F. MARIN***
EU.N.I. Treviso; Italy; and Italian Section of the International Medical Ozone Society (IMOS)
* Facultad de Medicina de Sevilla, Clinica de Fatima, Sevilla; Spain
** Universitad de Buenos Aires; Argentina *** Clinica del Rosario, Madrid; Spain

1994 2000 YILLARI ARASINDA 6665 BEL FITIĞI SORUNU OLAN HASTAYA O2 O3 KARIŞIMI DİSK İÇERİSİNE ENJEKTE EDİLEREK KULLANILDI.HASTALARIN %44,59 UNDA FITIK BİRDEN FAZLA SEVİYEDE İDİ.

HASTALARIN %80,9 TAM İYİLEŞME ve %12,4 ÜNDE KISMİ DÜZELME SAĞLANMIŞ OLUP %41 HASTANIN BİLGİSAYARLI TOMOGRAFİSİNDE FITIK HACMİNDE AZALMA, %37 HASTADA İSE FITIĞIN TAMAMEN KAYBOLDUĞU İZLENMİŞTİR.


Varis Tedavi Seçenekleri

· Endovasküler lazerli varis tedavisi: Endovenoz lazer (EVLT) veya radyofrekans tedavisindeki amaç safenofemoral bileske ve ven lümenindeki patolojik refluyu ven lumenini oklüde ederek onlemektir. Sklerozan ajanların etkisine benzer sekilde endotelde hasar olusturulur.

· Skleroterapi: Sklerozan sıvının vene enjeksiyonu ile endoteldehasar, spazm, tromboz ve kalıcı obliterasyon meydana gelir.

· Pake eksizyonu

· Stripping : Standart cerrahi yontemdir. Safen ven uzun (safenofemoral bileskeden medial malleola kadar), orta (safenofemoral bileskeden bacağın ortasına kadar), kısa (safenofemoral bileskeden bacağın ustune kadar) veya cok kısa (safenofemoral bileskeden uyluğun ortasına kadar) sekilde cıkartılabilir.

· Yüksek Ligasyon: Safenofemoral bilekse eksplore edilir ve dalları bağlanıp, kesilir

Varis Tanısı:İyi bir anamnez alınır. Ailevi yatkınlık, isi, yası, yasadığı iklim kosulları, çalısma saatleri, geçirdiği ameliyatlar, yakınmalarının süresi, gebelik ve doğum sayısı, menstruasyon bozuklukları, menapoz durumu sorgulanmalıdır.

Tedavi:

1- Hasta eğitimi: Hayat tarzının düzenlenmesi

2- Kompresyon tedavisi: Elastik kompresyon çorapları ve cihazlarla ile yapılır.

3- Farmakolojik tedavi

4- Cerrahi tedavi

Hashimoto Hastalığı

hashimoto_normalTiroid bezi boyun bölgesinde yer alan bir iç salgı bezidir. Vücudumuzdaki metabolizmanın en önemli yöneticisidir. Bu bezin değişik iltahabi hastalıkları vardır. Bu hastalıklardan biri de Hashimoto hastalığıdır. Vücut Tiroid bezindeki fonksiyon gören hücreleri, birden yabancı hücreler olarak görür ve onlara karşı antikorlar üretmeye başlar. Gerek antikorlar, gerekse de vücudumuzun savunmasından sorumlu beyaz kan hücreleri, Tiroid bezindeki hücrelere saldırırlar ve zarar verirler.
Verilen zararın miktarına göre Tiroid bezi fonksiyonlarında azalma gözlenir. Bazen çok ağır hasarlar bile gözlenebilir. Genelde hastaların çoğunda yeterli miktarda Tiroid hücresi geriye kalır ve fonksiyon görürler.
Hashimoto hastalığı ilk kez 1912 yılında Hakaru Hashimoto tarafından tanımlanmıştır.

Hashimoto hastalığı genelde genç veya orta yaşlı kadınlarda görülür. Kadınlarda, erkeklere oranla 6 kez daha fazla görülür. Diabet hastalarında ve Addison hastalarında görülme sıklığı da fazladır.Genelde bu hastalar Tiroid bezinin bulunduğu bölgede, hafif bir basınç ve yorgunluk hissederler. Hastalığın ilk dönemlerinde Tiroid bezde hafif büyüme gözlenir. Bazı hastalarda bu büyüme, bez üzerinde hassasiyetle birliktedir. %10 kadar hastada ağrı olabilir.

Hashimoto hastalığının tanısı, klinik tablonun dışında kanda yükselmiş antikor miktarları ile gösterilebilir. Tanının kesinleştirilmesi konusunda iğne biyopsisi yapılır. Bir iğne yardımı ile Tiroid beze girilir ve emme yapılarak Tiroid bezinden hücreler toplanır. Bir patalog daha sonra bu hücreleri incelenerek tanı kesinleştirilir. Eğer Hashimoto varsa alınan örnekte beyaz kan hücreleri yaygın olarak görülecektir. İğne biyopsisi oldukça ağrısız bir yöntemdir ve kısa sürer.

Hashimoto hastalığının tedavisinde genelde Tiroid fonksiyonları yetersizse, ek olarak Tiroid hormonu tabletleri verilmesi vardır.

Tiroid hormonu başlıca 3 nedenden verilir.

  1. Şişmiş Tiroid bezinin küçülmesini sağlar. Kanda Tiroid hormon seviyesi yükselince, Tiroid bezini yeterli çalışması için üst merkezlerden gelen hormonal uyarılar ortadan kalkar.
  2. Tiroid yetmezliğinin ortaya çıkmasına engel olur
  3. Koruyucu (bu hastalıkta saldırgan) beyaz kan hücreleri üzerine de etkileri olduğu bilinmektedir.

Genelde 6 – 18 aylık bir tedaviden sonra Tiroid bezi büyüklüğü (Guatr) ortadan kalkar. Bezin küçülmesi ile fonksiyonlarıda azalacağından hastalar yaşamları boyunca Tiroid hormon ilaçlarını kullanacaklardır.
Tedavide nadiren cerrahi girişim gerekir.

Gürültü Kirliliği

Gürültü Kirliliği
Gürültü Kirliliği

Gürültü kirliliği ve etkilerinin klinik sonuçları ile çalışan bir odyoloji uzmanı olarak hazır gündeme gelmişken konuyla ilgili kısa bir bilgi vermenin uygun olacağını düşündüm. Bu mesajin devamında gürültü ve işitme sistemimizde neden olduğu etkiler ve korunma yöntemlerine çok kısa değinilmiştir. İlgilenenler okumaya devam edebilir.

Yaşadığımız dünyada belki gürültüsüz bir ortamda yaşamak, gürültüyü yok etmek hemen hemen olanaksız olabilir, ancak gürültünün insan ve çevre sağlığı üzerindeki etkilerini kontrol altına alıp, en aza indirmek mümkündür. Kontrol altına alınmalıdır çünkü belli bir şiddetin üzerindeki gürültü, iç kulağa zarar vermekte, otonom sinir sistemi ve hormonlar üzerinde olumsuz etkiler yaratmakta, dikkati, algıyı, konsantrasyonu ve belleği olumsuz yönde etkileyebilmekte, uykusuzluk ve yorgunluk şikayetlerine neden olabilmektedir.

Şikayet ettiğimiz gürültüler durağan, dalgalanmalar şeklinde, kesikli ya da patlamalar tarzında olabilir. Kişi, belli bir şiddetin üzerindeki gürültüye, belli bir süre maruz kaldığı zaman, iç kulakta meydana gelen hasar, işitme kaybı şeklinde ortaya çıkar. İşitme kayıpları gürültünün tipine ve gürültüye maruz kalınan süreye bağlı olarak, birkaç dakika, birkaç saat ya da birkaç gün süren geçici işitme kayıplari olabileceği gibi, kişinin yaşamı boyunca sürecek kalıcı türde işitme kaybı olabilir.

Araştırmalar, geçici işitme kayıplarında gürültünün kesilmesinden iki dakika kadar sonra 25 dB ya da daha az işitme kaybının ortaya çıktığını göstermektedir. Ayrıca günde 8 saat, haftada 5 gün bir bağırma sesinden daha yüksek şiddette olmayan durağan gürültüye yıllarca maruz kalan kişilerde ise kalıcı işitme kayıpları olabileceği şaşırtıcı gelebilir. Ancak araştırmalar bu tür kayıplarla, ani patlamalar tarzındaki gürültüye maruz kalma sonucu ortaya çıkan işitme kayıplarının benzer özellikler taşıdığını göstermektedir.

Gürültünün iç kulakta yaratttığı değişiklikler kalıcı işitme kayıplarına yol açabilir. İç kulak, hem işitme organı kokleayi hem de denge organı vestibulu içerir. Koklea periferal işitmenin son organıdır ve işitmenin temel taşları olan tüy hücrelerini korti organı adı verilen bir yapı içinde muhafaza eder. Ses uyaranına cevaben, bu tüy hücrelerinde meydana gelen dalgalanmalar, bu hücrelerle ilişkili olan işitme sinirinin lifleri tarafından alınarak merkeze yani beyne iletilir. Gürültünün iç kulaktaki etkileri de bu tüy hücrelerinin harabiyeti şeklinde ortaya çıkar. Akustik travma çok yüksek şiddetteki ani patlama tarzındaki gürültüye maruz kalma sonucu ortaya çıkmaktadır. Akustik travmada ses şiddeti iç kulaktaki yapıların mekanik sinirlerini zorlamada ve hatta korti organı yırtılarak kokleadan ayrılabilmektedir. Çok yüksek şiddetteki ani gürültüye maruz kalan bu kişilerde kulak zarı ve orta kulak kemikcikleri de hasar görebilmektedir. İç kulaktaki fizyolojik harabiyetin davranıştaki ilk ve en belirgin etkisi işitme eğrisinde daha tiz, ince seslerin yer aldığı ve özellikle 4000 Hz içeren yüksek frekanslarda elde edilen eşik düşmesidir, işitme kaybıdır. Gürültüye maruz kalma süresi uzadıkça bu kayıp konuşma seslerininin %80’nini içeren frekansları (3000, 2000, 1000 ve hatta 500 Hz) da etkileyebilmektedir.

Dolayısıyla gürültüye maruz kalmanın süresi uzadıkça, iç kulaktaki harabiyetin işitme üzerindeki etkileri de iletişimi etkileyecek düzeye ulaşmaktadır. Gürültüye bağlı olarak ortaya çıkan işitme kayıplarının en önemli belirtisi, geri plan gürültüsü olan ortamlarda kişinin konuşmaları anlamada yaşadığı güçlüktür. Oysa normal işiten kulaklarda geri plan gürültüsü konuşma sinyali ile aynı şiddette olduğunda bile benzer güçlükler yaşanmaz.

Gürültüye bağlı olarak ortaya çıkan işitme kayıplarının neden olduğu diğer problemlere saatin tiktakları, yan odada çalan telefonun sesi, bazı kapı zilleri gibi seslerin duyulamamasını, özellikle arkası dönük ve uzakta konuşan kişilerin söylediklerinin anlaşılamamasını örnek verebiliriz.

Bu noktada sorulması gereken soru; neden bu tehlikeyi zamanında farkedip engelleyemediğimiz olmalıdır (Örnegin, işveren tarafından sağlandığı halde neden çalışanlar koruyucu kulaklık ya da tıkaç kullanmazlar? Ya da eğlence yerlerinde “müzik” nitelemesi ile gürültü yapılır?). Bunun birçok nedeni olabilir. En önemli neden, tehlike algımızın acı ile ilişkili olmasıdır. Kokleada acı reseptörleri yoktur, yani koklea acı çekmez, kokleada meydana gelen harabiyet ağrı yapmaz, işte bu nedenle gürültü bir tehlike olarak algılanmaz, ve gürültüye maruz kalma devam edebilir. (Acı ancak 130 dB aşan ani patlama tarzındaki gürültülerde hissedilir, ancak gürültüye bağlı işitme kayıpları daha düşük seviyede, uzun süreli maruz kalmalarda ortaya çıkar). İkinci bir neden; bu konudaki bilgi ve veri eksikliğidir. Gürültü ve etkileri ile ilgili yeterli bilgimiz olmadığı zaman onun olumsuz etkilerinden kaçınmak da güçleşir. Ayrıca bu tür gürültülü yerlere kişiler bir işitme taramasından geçirilmeden alındıklarında (veri eksikliği) ortaya çıkabilecek işitme kayıplarının nedenini sadece gürültüye bağlamak da sağlıklı olmaz. Bu tür işitme kayıplarını ilk ortaya çıktığı zaman farketmek çok zordur. Bu nedenle özellikle gürültülü işlerde çalışanların periodik işitme testlerinin yapılması ve koruma tekniklerinin kullanılmasının sağlanması çok önemlidir. Ayrıca gürültü-vibrasyon ve ilaç etkileşiminin en fazla olumsuz etkiyi yarattığı da bilinmektedir. Yani Sn. Mirata’nin örneklediği koşulda çalışan kişi bir de günde iki aspirin içiyorsa sadece yüksek şiddette gürültüye maruz kalan kişiden daha fazla olumsuz etki altında olacaktır (Aspirinin özellikle hassasiyeti olan kişilerde iç kulak tüy hücrelerinde olumsuz etki yarattığı bilinmektedir).

O halde öncelikle koruma ve önleme çalışmalarının gündeme getirilmesi gereklidir. Gürültülü iş yerlerinde çalışanların trafikte emniyet kemerine, özel yaşamlarında AIDS tehlikesine “bize birşey olmaz” mantığı ile omuz silkenlerin düştüğü yanılgıya düşmemeleri için eğitilmeleri ve koruyucu kullanmaya (gerekirse) zorlanmaları çok önemlidir.

Gürültülü işyerlerinde koruma programlarına gereksinim şu durumlarda ortaya çıkar. Gürültülü bir işyerinde iletişimde güçlük yaşanıyorsa, çalışanlar mesai saati sonunda kulak çınlamasından, baş ağrılarından şikayet ediyorlarsa ve konuşma seslerinin kalitesinde farklılıklar algılıyorlarsa ve en önemlisi işyerindeki gürültü şiddeti uluslararası standard olan 85 dBA değerinin üzerinde ise koruma programlarının devreye girmesi gerekir. Bu işyerlerinde gürültü ölçümü Sound Level Metre dediğimiz Ses Seviyesi Ölçüm araçları ile yapılır. Ancak Ortam gürültüsünün kişi üzerindeki etkilerini ölçmek için kişisel gürültü dosimetresi kullanmak en yararlı yöntemdir. Bu tür işyerlerinde kullanılacak programlar, mutlaka gürültüye maruz kalma süresinin azaltılmasını, gürültünün kontrolunu, işitmenin değerlendirilmesini ve işveren ve çalışanların konu ile ilgili bilgilendirilmelerini içermelidir.

Gürültü kirliliğine maruz kalma süresi ortam gürültü şiddetinin uluslararası standartı aştığı her 5 dB için çalışma süresinin yarıya indirilmesi, ve çalışma saatlerinin değişik olması ve vardiya usulü çalışma ile yapılır. Örneğin uluslararası standard 80 dBA değerinde çalışma süresi 7.5 saat olarak belirlenmiştir. Bu değer 85 dBA’da 4 saat çalışma süresine, 90 dBA’da ise 2 saate indirilmelidir.

Gürültü kirliliği kontrolü ise iki şekilde yapılabilir, mekanda yapılacak değişiklikler ve kişinin uygulayacağı koruma yöntemleri. Mekanda yapılacak değişiklikler akustik mühendisleri ile ortak çalışmayı gerektirmektedir. Gürültünün kaynağında azaltılması veya kaynak ile alıcı arasına engelleyici bariyerlerin yerleştirilmesi ve aradaki mesafenin uzatılması etkili yöntemler olabilir.

Gürültü kirliliğinin kontrolünde kişininin alabileceği önlemler; koruyucu kulak tıkacı ve ear muff dediğimiz kulaklıkların kullanılması şeklinde olabilir. Kulak tıkaçları; küçük ve kolay taşınır olmaları, kullanımının kask kullanımını etkilememesi ve ucuz olması nedeniyle tercih edilmelerine rağmen gürültüyü azaltımı açısından çok da etkili değillerdir. Kulaklıklar kullanım zorluğu yaratabilir ve daha pahalıdır ama daha iyi koruma sağlarlar. En etkili koruma yöntemi de hem tıkacın hem de kulaklıkların beraber kullanıldığı durumlardır. Gürültülü işyerlerinde eleman alınırken mutlaka işitme testlerinin yapılmasına özen gösterilmelidir. Her yıl tekrarlanan işitme testlerinde 10 dB’lik eşik değişimleri önemli bir bulgu olarak değerlendirilmeli ve hemen işitmenin korunması yöntemleri devreye sokulmalıdır. Ayrıca işveren ve çalışanlar gürültü ve etkileri konularında bilgilendirilmelidirler.

ştır.

Grip Algınlığı

Bir grup virüsün neden olduğu bir hastalıktır. Kendisini hafif ateş, akan bir burun, öksürük, halsizlik ve başağrısı ile belli eder. Burun ve boğaz bölgesindeki mukuslu (üstü kaygan) zarlar kızarır, şişerler. Burun tıkanır, koku ve tat almak bozulur.

Grip algınlığını yapan virüslerden en iyi bilineni Influenza tip A tipi virüslerdir. Bu virüsler yapılarını sık sık değiştirerek bu virüslere karşın etkin bir tedavi bulunmasını engellerler. Virüsler kişiden kişiye ya direkt temas ya da solunum ile havaya verilen küçük damlacıklar yolu ile bulaşır. Hasta kişilerin solunum yolu salgılarında virüsler bulunmaktadır.Gribe neden olan virüslerin, genel özelliklerinden yararlanılarak yapılan aşılar, gripten korunmada, önemli bir korunma aracı olarak kullanılmaktadır.

Genelde hastalık belirtileri, temastan 48 saat sonra görülmeye başlar. Kırıklık, üşüme, titreme, kas ağrıları, burun akıntısı, göz yaşarması buna eşlik eder. Öksürük şiddetli olabilir ve balgamda bulunabilir. Hastalık 3 günde hafiflemeye başlar. Öksürük daha uzun sürebilir. Çocuklarda ve yaşlılarda, ayrıca akciğer, kalp rahatsızlığı bulunanlarda pnömoni (zatüre, akciğerin iltihabı) gibi hastalıklar gelişebilir. Bu komplikasyonları ile hastalık ölümcül dahi olabilmektedir. Hastalık kendisini soğuk dönemlerde gösterir.

Hastalıktan korunmada aşılama çok önemlidir. Yaşlılar, kalp, akciğer hastaları, özellikle kış aylarında doğumu beklenen gebeler mutlaka aşı ile korunmalıdır. Yine maske takmakta hastaların başkalarını enfekte etmelerine engel olur. Hasta kişilerin bulunduğu ortamlarda bulunan kişilerinde maske takması koruyucu değer taşır.

Grip algınlığı tedavsinde, dinlenme en önemli tedavidir. Ayrıca burun ve boğaz duvarı şişmesi için damla veya amtihistaminik ilaçlar ve hafif ateş düşürücüler (mutlaka doktorunuz önermeli) , vitamin C ve su alınması çok önemlidir.

Glokom Tedavisi

Glokom Tedavi Edilebilir mi?

Glokom hastalığı kontrol altına alınabilir. Ancak, glokom tanısı konan kişinin hayat boyu tedavi görmesi gerekecektir. Göz doktorunun tavsiyelerine uyulduğu takdirde, glokom büyük olasılıkla kontrol altında tutulabilir.

Coğunlukla glokom ilaç tedavisi ile kontrol altına alınabilir. Glokom ilaçları çoğunlukla göz damlası şeklindedir. Mevcut göz damlaları değişik etki mekanizmaları ile göz içi basıncını düşürücü etkiye sahiptir. Bazı durumlarda göz içi basıncını düşürücü tabletler de kullanılabilir. Bazen tek bir göz damlası yeterli olurken, bazen değişik damlaların kombinasyonu gerekebilir.

Göz doktoru, mevcut glokom tipine göre ve hastanın genel sağlık durumunu da göz önünde bulundurarak en az yan etkiye neden olacak çesit ve miktarda göz damlasını tavsiye edecektir. Her ilacın olduğu gibi, her göz damlasının da ender görülen değişik yan etkileri olabilir. Göz doktorunun tavsiyelerine uymak ve ilaç prospektüslerini dikkatli bir şekilde okumak gerekir.

Laser ve cerrahi yöntemler de glokom tedavisinde önemlidir. Mevcut ilaç tedavisi ile glokom kontrol altına alınamıyorsa, ilaçlara karşı bir tahammülsüzlük durumu gelişirse veya akut glokom krizi oluşmuşsa göz doktoru bu yöntemleri tavsiye edebilir.

Glokom Hastalığı

Genellikle yüksek göz tansiyonunun neden olduğu glokom hastalığı halen sanayi toplumlarında en önde gelen körlük nedenlerinden biridir. Glokom adı altında, yavaş ve ağrısız ilerleyen ve görme sinirinde geri dönüşümü olmayan harabiyete yol açan, yeterli ve zamanında tedavi yapılmadığı takdirde körlükle sonuçlanabilecek bir grup göz hastalığını tanımlıyoruz.

Glokom genellikle 40 yaşın üzerindeki erişkinleri etkileyen bir göz hastalığıdır. Bu hastalığın tanısı ancak bir göz doktoru tarafından konabilir. Hastalığın tanısı konduktan sonra, hastalığın ilerlemesini durduracak bir dizi tedavi imkanı bulunmaktadır.

Göz Nasıl Bir Organ

Glokomun nasıl oluştuğunu anlamak için önce gözün yapısını biraz tanımak gerekir.

Gözün çevresi sklera denen beyaz, dayanıklı bir zarla çevrilidir. Işık, gözün ön kısmındaki saydam kornea tabakasından gözün içine girer. Bu kornea tabakasının arkasındaki göze rengini veren iris tabakası, otomatik olarak açılıp kapanarak, gözün içine giren ışık miktarını ayarlar. İrisin arkasındaki göz merceği ışığın gözün arka duvarındaki retina tabakasında fokus yapmasını sağlar. Retina tabakasındaki sinir liflerinin bir araya gelmesinden oluşan görme siniri (optik sinir), gözün devamı olarak beyine ulaşır. Göz siniri, retina tabakasının algıladığı görüntüleri, tanınmak üzere beyine ulaştırır.

Gözün ön bölümleri saydam göz içi sıvısı ile doludur. Bu sıvı iris kökündeki siliyer cisimde salgılanır, göz merceğinin önündeki göz bebeğinden (pupil) ön tarafa geçer ve kornea-iris arasındaki açıdan çıkarak, toplardamar sistemine karışır. Göz sıvısının bu oluşumu ve dışarı akışı aktif ve devamlı bir süreçtir ve göz sağlığı için bu oluşum ve dışarı akış denge halinde olmalıdır. Bu göz içi sıvısı ile bildiğimiz göz yaşı arasında hiçbir ilişki yoktur. Göz içi sıvısı yine gözdeki toplardamar sistemine akar, göz dışı ile bir bağlantısı yoktur. Gözün içindeki basınç (göz içi basıncı) gözün içindeki sıvı miktarına bağlıdır.

Bu sıvı sistemi, mutfaktaki musluk ve lavaboya benzetilebilir. Siliyer cisimde olusan göz içi sıvısını sürekli akan bir musluğa benzetebiliriz, normalde lavaboda bir tıkanıklık yoksa, bu, sürekli akan su, kolaylıkla akıp gider. Gözde de bu benzer sistem doğru çalışıyorsa, sürekli oluşan göz içi sıvısı kolaylıkla toplardamar sistemine geçer ve bu denge bozulmaz.

Glokom Nasıl Oluşuyor

Glokom çoğunlukla, göz içi basıncının yükselmesi sonucu oluşmaktadır. Yukarıda bahsettiğimiz sıvı sistemi doğru çalışmamaktadır. Bir dengesizlik oluşmuştur. Siliyer cisim, normalde olduğu gibi sürekli göz içi sıvısı oluşturmaktadır, ancak sıvının çıkış yollarında tıkanıklıklar oluşmuştur. Bir başka deyişle; musluk sürekli açıktır, ancak lavaboda tıkanıklık vardır. Mutfakta bu durum, suyun taşmasıyla sonuçlanacaktır, göz içinde ise, bu fazla sıvının kaçacağı bir yer olmadığı için fazla sıvı ile orantılı olarak gözün içindeki basınç yükselecektir. Bu yüksek göz içi basıncı yavaş yavaş göz sinirinde harabiyete neden olabilir. Göz sinirini, görüntüleri beyine taşıyan bir kabloya benzetirsek, bu kablonun zarar görmesi görüntülerde, yani görmemizde bozukluğa, ilerki aşamada körlüğe neden olacaktır.

Göz sinirinde oluşan zarar, son derece yavaş, herhangi bir ağrı veya şikayete sebep olmadan, sinsice ve geri dönüşümü olmayan bir şekilde gelişmektedir. Önce periferdeki görme alanı kaybı oluşur, yani gözümüzle gördüğümüz alanda aşağıdan, yukarıdan veya yanlardan daralma oluşur. Ancak bu daralma, genellikle asimetrik olarak tek bir gözde başlar. Her iki gözün görme alanları normalde kesiştiği için, daha sağlam gözün görme alanı, zarar görmüş gözün görme alanını kompanse eder. Böylece uzun süre, coğu zaman ikinci gözde de görme alanı kaybı geliştikten sonra, veya görme keskinliğini sağlayan santral görme alanı da kayba uğradığı zaman, kişi durumun farkına varır. Son aşama gözün tamamen körlüğüdür.

Gözlerimizde Glokom Olup Olmadığını Kendimiz Anlayabilir miyiz?

Hayır. Glokom, başlangıç dönemlerinde hiçbir şikayete veya görme kusuruna sebep olmaz. Sadece göz doktoru glokom teşhisi koyabilir. Göz doktorunuz, bazı basit ve ağrısız muayene yöntemleri ile, sizde glokom olup olmadığını anlayabilir. Öncelikle, bir tonometri aleti ile göz içi basıncınız ölçülecektir. Göz doktorunuzun her gün defalarca yaptığı bu basit ölçüm öncesinde kornea tabakasının yüzeyi, bir göz damlası ile geçici olarak uyuşturulur. Göz içi basıncı gün boyu değişiklikler gösterebileceği için, doktorunuz, göz tansiyonunuz hakkında iyi bir fikir sahibi olabilmek için, bazen birkaç ölçüm yapacaktır. Daha sonra göz doktorunuz bir mercek yardımı ile gözbebeğinden bakarak göz sinirini kontrol edecektir. Göz sinirinin rengi ve şekli hakkında tecrübe sahibi olan göz doktorunuz, göz sinirinde glokoma bağlı bir harabiyetin olup olmadığını anlayacaktır. Ayrıca yapılacak görme alanı muayenesi ile, görme alanında herhangi bir kayıp olup olmadığı kontrol edilecektir. Ayrıca, kornea-iris açısının kontrol edildiği gonioskopi muayenesi ile değişik glokom tiplerinin ayırıcı tanısı yapılabilir.

Glokomun Değişik Tipleri

Açık açılı glokom: En sık görülen glokom tipidir. Yavaş ilerler. İris-kornea açısında yavaş ilerleyen bir tıkanıklık söz konusudur, göz içi sıvısının dışarı akışına karşı direnç artmıştır. Bu tür glokom, ilaçla tedaviye iyi yanıt verir.

Oküler hipertansiyon: Göz içi basınç, istatistik olarak ortaya konmuş normal değerlerden daha yüksek bulunduğu halde (22 mmHg’nin üzerinde), göz sinirinde ve görme alanında bir hasar söz konusu değildir. Yaşın ilerlemesi ile hasarın ortaya çıkma olasılığı arttığı için, bu tür yüksek göz içi basıncı olan hastalarda tedavi gerekmediği halde, düzenli kontrol gerekecektir.

Normal tansiyonlu glokom: Göz içi basıncı normal olduğu halde, göz sinirinde ve görme alanında harabiyet mevcuttur. Bu tür glokom, genellikle gözün kan dolaşımında bir yetersizlik sonucu ortaya çıkabilir. Düşük tansiyon, migren, kulak çınlaması gibi dolaşım yetersizliği belirtileri ile beraber görülebilir.

Akut açı kapanması glokomu (akut glokom krizi): Seyrek görülür. Göz içi basıncında ani ve aşırı yükselme olur. Şiddetli göz ve baş ağrısı, bulanık görme, mide bulantısı olur. Acil tedavi gerektirir.

Sekonder glokom: Gözdeki geçmişte oluşmuş bir yaralanma, iltihabi göz hastalıkları, kortison tedavisi, şeker hastalığının göz tahribatı gibi çesitli durumlar da göz içi basıncının yükselmesine ve glokoma neden olabilirler.

Glokomun Oluşmasında Ne Gibi Risk Faktörleri Rol Oynar?

En önde gelen risk faktörü yaştır. İlerleyen yaşla glokom riski de artar. 40 yaşın üzerinde iseniz, gözlerinizi düzenli aralıklarla bir göz doktoruna kontrol ettirmelisiniz. Eğer yakın aile fertlerinden birinde glokom hastalığı varsa, yine gözlerinizi düzenli olarak kontrol ettirmelisiniz.

Diğer bazı risk faktörleri: Miyop göz kusuru, şeker hastalığı, yüksek veya alçak kan basıncı (kol tansiyonu), migren, çesitli damar hastalıkları.

Himen (Kızlık Zarı)

Kadın cinsiyet organı oldukça karmaşık bir yapıya sahiptir. Dışardan iki yanlardan gelen deri kıvrımları dış dudaklarını (Labia Majora) oluşturur. Bu dudaklar üzerinde kasık kılları, çok sayıda ter ve yağ bezi vardır.

Labia Majora ların altında yine iki deri kıvrımı görülür Bunlar Labia Minoralardır. İdrar yolunun girişini, vagina girişini ve klitoris denilen cinsel açıdan en duyarlı yerin üzerini örter ve onları korur.

Himen = Kızlık Zarı

Vagina ağzında yer alan ince örümceksi, bir zardır. Vagina girişini tamamen kapatmaz. Üzerinde gerek adet dönemin deki akıntıların, gerekse de genital sistemde ortaya çıkan akıntıların geçebilmesi için delikler vardır. Bu deliklerin şekil ve büyüklükleri kişiden kişiye ayrılıklar gösterir. Yaklaşık her 3 kadından birindeki himen yapısı cinsel ilişki ile bozulmayacak bir yapı gösterir. En sık rastlanan himen yapıları aşağıda gösterilmiştir.

Himen Anularis (Lunaris = Halkasal): En sık rastlanan tip budur. Normal kalınlıkta halkasal yerleşimlidir.

Himen Semilunaris (Yarım Ay Şeklinde): Oldulça ince cidarlıdır. Halk arasında elastik himen diye de bilinir.

Himen Septus (Bölümlü): Vajina girişini üstten alta örten bir bölüm vardır.

Himen Cribriformis: Eleksi görünümde himendir.

Himen Fimbriatus: Himenin iç yüzeyi lifsi çıkıntılara sahiptir.

Himen Carnosus: Anuler himenin iyice etli ve kalın olanıdır, daha zor yırtılır.

Himen İmperforatus: Tamamen kapalı hymen; bu tipte hymene sahip genç kızlarda, adet görülmeye başladıktan sonra hymen gerisinde kan birikimine bağlı ağrı ve gerginlik hissi gelişir.

Toplumumuzda ve bazı toplumlarda bu zar çok büyük bir sosyal özellik gösterir. Her üç kadından birinde bu zar cinsel ilişki sırasında elastik davranışlar göstererek yırtılmaz. Ancak doğum sırasında yırtılır. Bu olay sosyal yönden kadınların sık sık sorunlar yaşamasına neden olmaktadır.

Kolonoskopi

kolonoskopiKolonoskopi: Anustan itibaren tüm kalınbağırsakların içinin incelenmesine kolonoskopi denir. Kolonoskop, ucunda hassas mikrokamera bulunan, bükülebilir, ince uzun bir tüptür. Kolonoskopi sırasında kalınbağırsakların içi doktor tarafından direk olarak incelenir.

Kolonoskopi sırasında gerekli görüldüğünde başka ilave tetkikler de yapabilir. Kanamalı bölgelere müdahale edilebilir. Kolonoskop içinden içeri yollanan ince bir tel ile doku örneği (biopsi) alınıp laboratuarda tetkik edilir. Aynı şekilde kolonoskop içinden gönderilen tel halka ile bağırsakların içinde görülen polipler (anormal doku oluşumları) çıkartılır. Polipler; kanama, sindirim sistemini tıkama ve kanserleşme riski taşır, dolayısıyla çıkartılmaları gerekir. Tüm bu işlem sırasında hasta ağrı veya acı hissi duymaz.

Kimlere Kolonoskopi Yapılır

Kalınbağırsak hastalıklarında veya şüphesinde kolonoskopi yapılmalıdır. Pekçok iyi ve kötü huylu kalınbağırsak hastalığı kolonoskopi ile tanınabilir. Özellikle makattan kanaması olan hastalar, dışkılama sorunu olan hastalar kolonoskopi yaptırmalıdır.

Kolonoskopi güvenilir bir yöntem olup komplikasyon riski çok düşüktür.

Kolonoskopi sırasında temiz bir görüntü için kalınbarsağın tamamen boş olması gerekir. Bu nedenle bağırsak hazırlığının önemi büyüktür. Her hastane bağırsakların içinin temizlenmesi için farklı protokoller uygulayabilir. Genel olarak bir veya iki gün önceden tanesiz sulu gıda başlanır. Ayrıca son günde bağırsakların içini tamamen boşaltıp temizleyen ilaçlar kullanılır. Bağırsak hazırlığında kullanılacak ilaçlar kolonoskopi yapacak doktor tarafından reçete edilir.

Bazı ilaçların kolonoskopi yapılmadan önce bırakılması gerekir. Örneğin aspirin ve benzeri ilaçlar kanama riskini arttırdığından endoskopiden önce kesilmelidir. Bildiğiniz herhangi bir ilaç allerjiniz varsa doktorunuza bildirmelisiniz.

Kolonoskopi işlemi 25-30 dakika kadar sürer. İşlemden önce sedasyon yapıcı ilaçlar kullanılır veya hasta evdekine benzer şekilde güvenli bir biçimde uyutulur. İşlem tamamlandıktan sonra yaklaşık 1-2 saat hastanede istirahat edersiniz ve ardından hastneye birlikte geldiğiniz refakatçınızla beraber evinize dönebilirsiniz. Öğleden sonra işe gitmek de mümkündür.

Gastroskopi

Endoskopi, kelime anlamı olarak, içi boş organların iç yüzeyinin direk olarak incelenmesidir. Yapılan tetkik, incelenen bölgenin yerine göre adlandırılır. Örneğin; gastroskopi midenin, kolonoskopi ise kalınbağırsakların incelenmesidir. Rontgen ile ortaya konamayan pekçok hastalık, endoskopi ile tanınabilir. Bu şekilde sorunun daha iyi anlaşılması ve geç kalınmadan çözümü sağlanr.

Endoskopi sadece tanı yöntemi değildir; bazı hastalıklarda tedavi amaçlı da uygulanabilir. Örneğin mide, onikiparmak bağırsağı kanamalarının önemli bir kısmı endoskopik yolla, ameliyata gerek kalmaksızın durdurulabilir. Yine mide, bağırsak sisteminde görülen ve kanserlerin erken bir formu olarak kabul edilen polipler endoskopi sırasında çıkartılır veya koter ile yakılabilir.

gastorskopiGastroskopi: Gastroskopi sırasında yemek borusu, mide ve onikiparmak bağırsağının içi direk olarak monitörden gözlenir. Gastroskop, ucunda hassas mikrokamera bulunan bükülebilir ince bir tüpdür. Gastroskop içinden yollanan ince bir tel ile doku örneği alınabilir (biopsi), polip çıkartılabilir (polipektomi) veya kanayan bölgelere müdahale yapılabilir (skleroterapi). Tüm bu işlemler sırasında hasta hiç bir şekilde acı duymaz.

Kimlere Gastroskopi Yapılmalıdır?

Mide ve incebağırsakların hemen hemen tüm habis ve selim hastalıkları endoskopi ile tanınır. Dolayısıyla mide ve duodenumda gastrit, ülser, mide fıtığı ve diğer selim hastalıklarla; mide onikiparmak bağırsağı tümörlerinin tanısında gastroskopi vazgeçilmez bir yöntemdir.

Hastanın yakınmaları arasında, mide de yanma, açlık-tokluk ağrısı, yutma güçlüğü, kilo kaybı, mide kanaması, yenilen gıdaların ağza geri gelmesi, gaz-hazımsızlık, geçmeyen ağız kokusu gastroskopi yapılmasını gerektirir. Mide içinde yaşayan ve gastrit-ülsere neden olan Helicobacter Pilori mikrobunun olup olmadığı da en kesin gastroskopi sırasında alınan örnekten anlaşılabilir. Tanının doğruluğu tedavinin doğruluğu demektir.

Gastroskopi güvenilir bir yöntem olup komplikasyon riski çok düşüktür.

Gastroskopi, hastaneye yatmaksızın ayaktan uygulanan bir yöntemdir. Önemli bir hazırlık gerektirmez. İşlemden bir gün önce gece yarısından sonra gıda ve su alımı durdurulur. (İşlemden en az 8 saat önce gıda alınmamalıdır). Girişim süresi yaklaşık 15-20 dakikadır. Endoskop ağzınızın içinde olduğu halde rahatça nefes alıp verilebilir. Gastroskopi sırasında kimi hastanelerde sadece sedasyon yapıcı ilaçlar kullanılırken, kimi hastanelerde verilen ilaçlarla, evdekine benzer güvenli bir uyku hali oluşturulabilir. Gastroskopi bittikten sonra uyanma odasında ilaçların etkisi geçene kadar ki bu süre yaklaşık bir saat kadardır, kalmanız gerekir. Bu sürenin sonunda, refakatçınız ile birlikte evinize gidebilirsiniz veya dilerseniz öğleden sonra işinize dönebilirsiniz.